Hayalet

s

Kararmaya başlayan hava donuktu. Caddeler, caddelere açılan sokaklar, sokaklardaki evler, evlerin bacasından süzülen dumanlar, hepsi, hepsi donuktu. Yalnızca, çabuk adımlarla evlerine ulaşmaya çalışan telaşlı insanların yüzleri biraz olsun canlandırıyordu bu şehri. Bu şehir; kurumuş kalmış ağaçların benzini soldurduğu bu şehir, bozkırın ortasında tozunu atmaya yetmeyen yeşiliyle bu şehir.

Yokuş aşağı kalabalığı yara yara yürümeye başladı. Işıl ışıl virtinleri, sarmaş dolaş sevgilileri, bağırış çağırış satıcıları, lavantacı çingeneleri ve acındıran dilencileriyle her ilde görebileceğin anacaddelerden biriydi. Bir de mısırcılar yerlerini kestanecilere bırakmıştı çoktan. Yol boyunca dükkanlar anılarını tazeledi: Buram buram kahve kokan “Brezilya” kuruyemişçisi, minicik ama her zamanki gibi tıklım tıklım köşedeki birahane, rafları tıkış tıkış kitapçı: Kapıdan geçerken içeriyi görmeye çalıştı ama yetmedi zaman, yürüyüp geçti. İleride PTT’nin önünde başka bekleyenler de vardı, kendine bir yer aradı.
Güvendiklerinde karşılıksız ve sonuna kadar kendilerini teslim etmeye hazır, yalın kadınlarıyla sevebilmişti bu şehri. Öyle sonu gelmez oyunlar ve tatminsiz ruhlarla pek karşılaşamazdınız buralarda. Sevgisini böyle rahatlıkla verebilmesi için nasıl bir ruh halinde olmalı insan?
Aniden önünde duran taksiyle düşüncelerinden sıyrılıdı. Açılan kapıdan çıkanı tanımaya çalıştı: Evet o, kısa bekleyişin sonu.
“Hiç gelmeyeceksin zannettim” dedi tedirginliğini saklamaya çalışarak. “Caddeyi bir aşağı bir yukarı turluyordum.” Beline sarılırken, parfümünü kokladı, anımsadı.
“Son dakikada haber verirsen böyle beklersin işte”. Öpüştüler.
“Ne desen haklısın”.
Bir adım geri çekildi kadın.
“Dur bir bakayım sana”. Gülüyordu ama sorgulayan gözleri delip geçiyordu insanı.
“Nereye otursak” dedi erkek. Aceleyle gözlerini işlek caddede gezindirdi. Kadın elini uzattı.
“Ben biliyorum, gel”.
Sevgililer gibi elele geçtiler caddeyi, konuşmadan yokuş aşağı bir kaç adım yürüdüler. Kadının rahatlığına şaşırmıştı. Tedirginliği azaldı. Yuvarlak pencereli ahşap bir kapının önünde durdular.
“Burası. Ne dersin? “. Kafasını salladı ve kapıyı açıp yol verdi. Yüksek tavanınından sarkan renkli avizelerin yeterince aydınlattığı, minicik masalarında şık ve bakımlı bayanların, iyi giyimli adamların oturduğu geniş salonun arkalarına doğru yürüyüp duvar kenarında boş bir masaya oturdular.
Kısa bir “nasılsın?” faslının ardından gelen ilk suskunluğun baskısına dayanamayıp, “eee” diyebildi ve anında ahmakça buldu yaptığını.
“Asıl sana eee. Yok olan sendin. “
“Aniden gitmem gerekti, aramaya fırsat bulamadım. “
“Bırak şimdi bunları” dedi kadın kendinden emin. “Bay gizem! “
Yüzünü buruşturdu. “Gizem filan yok ortada, sadece…” Bir an duraksadı.
-“Evet sadece? “
-“Bir açıklama borçluyum sana. “
-“Kimsin sen? Neden girdin hayatıma? Neden beni seçtin? Kimdir bay gizem bilmiyorum? Ne iş yapar bilmiyorum?” Hayli zamandır birikmiş sözcükleri birbiri ardına sıralıyordu kadın, heyecanlanmıştı. “Gizli polis misin, yoksa bir kaçkın mı? Ne telefonun var ne adresin.” Yanıt beklercesine durdu.
-“Ne diyorsun canım sen? Hiç ilgisi yok. Ne polisi allah aşkına. “
-“Ne peki o zaman? “
Kadının gözlerindeki umutsuzluğu gördü.
-“Hiçbiri” diyebildi. “Hiçbiriyim ben. “
-“Bir hiç misin sen bay gizem?” dedi kadın bunca zamanın acısını çıkartırcasına.
Gülümsemeye çalıştı. Bu alaylı konuşmasını bile ne kadar özlediğini farketti, diğer pek çok şeyi gibi. Gecenin bir yarısı telefon ettiğinde “hadi gel” diyen yumuşacık sesini, merdivenlerden bir koşu çıktığında kapının çoktan öylece açık durmasını, mutfaktaki hantal buzdolabına sövmesini, perdeleri bile kapamadan sessizce sevişmelerini.
-“Aslında ben kendime kızıyorum” dedi kadın, bir sigara yaktı hırsla. “Neden unutamıyorum seni? Neden?” Durdu. “Öylece geçip gidivermeni o kadar çok isterdim ki. “
-Sana dürüst davranamadım, düzeltmek için buradayım. “
-“Peki” dedi kadın renk vermeyen sesiyle, toparlamıştı. “Düzelt bakalım. “
Neyi düzeltecekti ki. Zihni bomboştu ve çoktan bitmişti bugün. Başta böyle miydi ya? Saatler bitmek tükenmek bilmez, konuşulur, konuşulur, konuşulurdu. Taa ilk güne gitti aklı, o izbe sinema girişine. Bir film festivaliydi, bir Avrupa filmiydi. Bilgisayar ağlarında gezinen elektriğin taşıdığı binlerce sözcük ve saatlerce sohbetten sonra ikna edebilmişti buluşmaya. Sade sıradan kolsuz bir tişört, eskimiş bir kotla gelmişti. Kara saçları dağınıktı, kara gözleri aydınlıktı. Sinema çıkışı salaş bir kahvede birbirlerine sevdikleri filmleri anlatmışlardı saatlerce, tek düşünebildiğiyse gözleriydi.
“Bir hayaletim desem ve birazdan yok olacağım yarın güneş doğana kadar. “
“Ne güzel olurdu buna inanmak. “
“Sadece cesaret edemedim, korktum. “
“Kimden? Karından mı? Evli misin sen? “
“Hiç kimseden korkmadım. “
“Hiç kimse mi seni böyle kaçkına çeviren?” Kadının gözleri buğulandı. “Haydi söyle artık ne söyleyeceksen. “
-“Sen, apansızın çıktın karşıma. Aşıktım. “
Sinirli bir haraketle kafasını salladı kadın. Kendine hakim olmaya çalışarak ayağa kalktı. Ceketini giydi ve kapıya doğru yürüdü. Hiçbirşey söyleyemedi, peşi sıra koştu sadece. Karşı masadakilerin yanından geçerken gözlerini kaçırdı. Kasanın yanında garsonun eline parayı sıkıştırdı. Kapıdan çıkınca ilkin sağına baktı, yoktu. Soluna doğru hamle yapmıştı ki burun buruna geldiler.
-“Yarın beni arar mısın bay gizem?” Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı.
-“Tamam” dedi aceleyle.
Kadın arkasını döndü ve uzaklaştı usulca.
“Arayacağım” diye geçirdi içinden. “Başka ne yapabilirim ki? “

Dilenci

s-2Havalandırmayla serinlemiş odadan çıkar çıkmaz sanki duvara tosluyorum: Nem! Zorla nefes almaya çalışarak hemen karşıdaki trabzanlara yaslanıyorum.

Aşağıdaki geniş içavlunun dörtyanı geniş salonlara açılan yeşil kapılar, düz camdan büyük pencereler ve bembeyaz duvarlarla çevrili. Sağa sola serpiştirilmiş bambu koltuklar ve sehpalar iklime uygun. Koloni tarzı sütünlar dizisi ilkin bulunduğum orta katı ve sonrasında yukarıdaki ortasında camdan kubbe bulunan yüksek tavanı sırtlıyor. Sütünlarla birleşen iki dünyanın ortasındayım sanki: Arafta.
Geniş merdivenlerden içavluya inip şadırvanın yanındaki bambudan koltuğun köşesine büzüşüyorum. Yukarıdaki kubbeden ahenkle süzülen ışık yanımdaki çiçeğin yapraklarıyla oynaşmasını izliyorum.
Sevgilim tiril tiril yazlık bir ebiseyle merdivenlerde beliriyor. Elini tutuyorum, daha tere bulanmamış pürüzsüz cildi serin. Bu ferahlık parmaklarından parmaklarıma geçiyor, kolum boyunca ilerleyip kalbime, beynime, taa ayak uçlarıma kadar saniyenin binde birinde seyahat ediveriyor. Artık hazırım.
Önce diş fırçası almam gerek, sabah tuvalete düşürdüm. Sonra plaja gideceğiz.
Dışarıdaki cehenneme ilk adımımızı atıyoruz. Anında tepkiyi veriyor vücudum, yapış yapış oluyorum. Yoldan kalkan toz sanki terime karışıp beni çamura buluyor. Sürekli dışarıda dolaşsak heykel olup çıkacağız, yollar insan heykelleriyle dolacak. Sonra da çatır çatır çatlayacağız tropik güneşin altında, tuzla buz olup toza toprağa karışacağız.
“Yavaş” diyor Carlos, “hiç acele etme, yoksa ölürsün”. Sokaklarda suyun içinde yürür gibi ağır ağır ilerliyorum.
Hayallerimdeki gibi olmadı bu yolculuk. Yolculuk hayallerimi yarattı. Öncekilerle yetinemem artık.
Carlos rehberim, sıradan biri işte, turist ve yabancı ülke delisi. Aslında kızamıyorum ona, bilinçaltının kuytu köşelerine gizlenmiş komplekslerin cılız çığlığını duyuyorum, o tok ve kendine güvenli olmaya çabalayan sesinde.
Aşk ve devrimin ülkesindeyiz ama ben en çok dilencilerle konuşuyorum. Aşkı aramadım yanımda götürdüm, devrimse müzelerde korunuyor. Belki de sadece bu şehir böyledir, daha bilmiyorum.
Pahalı rehberlerin parlak sayfalarından fırlamış restoranlar, kafeler ve otellerle dolu caddeler. Gencecik kızlar yaşlı zamparların kollarında. Çürümüş zihinlerimizin estetik anlayışına uygun güzellik, hayal ettiğimiz romantizm de burada.
“Şurada paella yenir, karayiblerin en iyisi.”
“Köşedeki şehrin en sevimli restoranı.”
“O ünlü yazarın hep gittiği bar değil mi orası?”
Sürekli iyi, kaliteli, seçkin şeyler beklentimiz. Fotoğraf makinemize saklayacağımız biblo gibi insanları, turkuaz renkli denizleri, karnavalları, yerel giysileriyle dans eden kızları, işini bilen rehberleri, iyi servis veren garsonları, yetenekli ahçıları arıyoruz. Hızla tüketip hemencecik dönüyoruz evimize yakınlarımıza anlatmak için.
Peki gerçek insanlar nerede?
Bizim dağladığımız, her gün kangrene çevirdiğimiz açık bir yara gibi şehir.
Bu daracık alana sıkışmış turist güruhu her daim dilenciler ordusuyla kuşatma altında. Kimbilir belki de bir çeşit korunma yoludur, bilemeyiz. Dilencimsi satıcı demeliyim aslında. Ne açık yaralarını gösterip avuç açıyorlar, ne de ayağınıza yapışıp sürükleniyorlar. Yanı başından bitiveriyorlar aniden. “Hola senior, cigar, ron?”.
Başta korkutucu, ama sonra alışıyorsun. Gözlerinin içine bakıp istemediğini söyleyince öylece gidiyorlar, kalplerinin kırılmasını istemiyorlar sanki. Bekliyorsun ki daha çok yalvaracak, çileden çıkartacak seni, küfredip rahatça döneceksin sırtını. Ama öyle olmuyor.
Şehir dışına çıkacağım, bugün olmazsa yarın, gerçek insanları görmek istiyorum, onların gerçekten yaşadığı yerleri, aşklarını ve devrimi.
Ama önce diş fırçasını bulmalıyım. Mağazalara girip çıkmaya başlıyoruz. Sadece eczaneleri ayırdedebiliyorum beyaz önlüklü tezgahtarlarından. İlaçları raflarda sıralanan porselen kavonozlardaki tozları ve sıvıları gözünüzün önünde karıştırarak hemen oracıkta hazırlayıveriyorlar. Ha bir de köşe başlarında kepenklerini kaldırınca çırılçıplak kalan, camekansız, duvarsız bakkallar var. Ama mağazalar hep aynı: Yetmişli yıllardan kalma, çok katlı ve loş. Hani her şeyin satıldığı uzun tezgahlar, onların arkasında da suratsız görevliler vardır çaktırmadan çaylarını yudumlayan. Tek fark: Burada çay yok.
İngilizce bilmeyenlerle Türkçe konuşuyorum artık. Nasıl olsa el kol hareketleriyle gayet iyi anlaşıyoruz. Sigaradan sararmış dişlerimi gösterip fırçalar gibi yapıyorum: Yok, yok, yok.
Sayısını anımsayamadığım bilmem kaçıncı mağazada, tam tezgahın karşısına geçip derdimi anlatmak için pandomim gösterisine başlayacakken, aniden bir adam bitiveriyor yanımda. Nerden çıktı bu? Şu yapışkan satıcılardan mı? Tehditkar bir tavırla süzüyorum: Uzun boylu, zayıf ve esmer, incecik bıyıkları var. Üstü başı eski püskü ama temiz. Tezgahtarla arama giriyor. Konuşmaları anlamıyorum. Fırçadan umudu kesip kapıya yöneliyorum.
Bizimle birlikte dışarı çıkıyor, yürümeye başlıyoruz. Nedense konuşmaya çalışıyoruz. Dilenci değil ne de olsa, bu saatte de bizi boğazlayamaz ya! Yine el kol hareketleri… Sevgilimin Fransızca’ya benzeterek çıkardığı sözcükler ve onun bildiği azıcık İngilizceyle hararetleniyor sohbetimiz.
Tarih öğretmeni. Bizi yolda görmüş, yardım etmek istemiş; birşey satmayacak, rahatsız etmeyecek, no problem, yabancılarla konuşmayı seviyor, diş fırçasını bulacak, evli, iki kızı bir de oğlu var, şehir dışında oturuyor. Peki biz neredenmişiz? Ne iş yapıyor muşuz? Evli miyiz? Yaşlarımız kaç? İstanbul, evet orasını duymuş.
Böylece salınırken yollarda sonunda buluyoruz meşhur fırçayı. Bir kapı eşiğinde gölgede laflamaya devam ediyoruz.
“Amma da muhabbetmiş” diyor sevgilimin sesi.
Konu dönüp dolaşıp politikaya geliyor. Ambargodan başka sorunumuz yok diyor, sadece sağlık. Biran konuşmanın gidişatından şüpheleniyorum, hafif bir sıkıntı basıyor içimi. “Kızım” diyor. Sonra da zorlukla nefes almaya çalışıyormuş gibi yapıyor hırıltılı sesler çıkararak. Ben anlamadıkça abartarak devam ediyor. İyice aptallaşıyorum. İşlek caddede o kadar garip bir görüntümüz var ki… Çaktırmadan çevreyi kolluyorum.
“Astımı varmış” diyerek son veriyor sevgilim sokak tiyatrosuna.
İlaçları bulamadığını, ithal edilenlerin de çok pahalı olduğunu anlatıyor bir çırpıda.
“Yalan mı söylüyor?” diye soruyor hayal kırıklığı dolu sesim.
“Yalan söylese ne olacak ki”
“Nasıl yani?”
“Vicdanın rahat edecek mi?”
“Dileniyor…”
“Hayır! Senden para istemedi. İstedi mi?”
“Tamam vereceğim birşeyler” diyerek elimi cebime atıp, beş dolarlık küçücük bir tomar çıkarıyorum. Faltaşı gibi açılan gözleriyle parayı tekrar tekrar sayıyor. Bir, iki, üç, dört, beş, bir, iki, üç, dört, beş.
Öylece dimdik duruyoruz karşılıklı. Hava sıcak ve ortalık gözlerimizi kamaştıracak kadar parlak. İfadesizim, o ise gülümsüyor. Elini uzatıyor yavaş yavaş. El sıkışıyoruz. Zoraki bir gülümsemeyle “kızın için” diyorum ve kendimden nefret ediyorum.
Taksiye kadar geçiriyor bizi. Tam arabaya binerken, şöför onu da evine atıp atamayacağımızı soruyor, yolumuzun üzerindeymiş.
“Niye kendi sormuyor?” diyorum.
“Utanıyormuş.”
Ben salak olabilirim, o da turistleri avlayan kurnaz bir avcı. Fakat biz, ne kadar kirliyiz.
“Tamam, tabii ki.”
Gömüldüğüm arka koltukta yol boyunca konuşmadan oturuyorum. Plaja varmak istiyorum biran önce. O turkuaz suyun serinliğini özlüyorum.

Terketmek – 1

s-3Oturduğum yer rahatsız, tahta gibi sert. Yüzlerce küçücük koltuk kabinin içine tepeleme istiflenmiş, nefes almakta zorlanıyorum. Ama olsun, onca yıldan sonra kazanılan özgürlük için bu kadarcık sıkıntı şaka gibi.

Son zamanlarım bir çırpıda telaş içinde geçiverdi: Partideki mütevazi kutlama, sevgilimin dudakları, annemin gözyaşları, kardeşimin gece boyu muhabbetleri, sarılmalar, kucaklaşmalar, ağlaşmalar… Hepsi, hepsi arkamda kaldı. Şimdiyse içimde koca bir boşluk. Sanki ben ondan kaçtıkça, peşim sıra geliyor, hayallerimle büyüyor, besleniyor. Oysa heyecanlı olmalıyım nasıl şevkle çalışacağımı, her şeyi baştan kurmanın zevkine ortak olacağımı hayal etmeliyim.
Gürültüyle homurdanan motorların sarsıntısıyla yerimizde sallanarak, hoplayıp zıplayarak uçuyoruz. Bırakıp gidiyoruz yıllardır, taa savaş bittiğinden beri.
Yanımdaki kırk yaşlarında orta boylu, orta halli, güleç yüzlü bir adam. İnsana güven duygusu telkin ediyor.
“Merhaba.”
“Selam.”
“Ben Barış.”
“Ben de Mert, memnun oldum.”
“Garip değil mi?”
Anlamayacağından korkuyorum bir an.
“Her şeyi bırakmak?”
“Evet her şeyi bırakmak.”
Gülümsüyor.
“Sizin için öyle sanırım, fakat ben döneceğim, en geç bir yıl içinde.”
“Öyle mi?”
Dönmek. Ya da hiç bırakamamak. Pencereden dışarıyı seyreder gibi yapıyorum. O da anlayışla elindeki kitabı karıştırıyor. Bir zamandır böyle çabucak yargılamazdım insanları, kendime şaşırıyorum.
* * *
Ağırlaşmaya başladı gözlerim.
O her tarafını köşe bucak bildiğim ve tüm bilincimi işlediğim korteksimden derinlere, çok aşağılara inip, bir rüyanın penceresine yaslandım. Karımı gördüm, uçuyordu. Sonra sakin saklı gelip, elini koydu elimin üzerine. Uyandım.
* * *
Sarsıntılar birden durdu ve sakin bir denizde yol alır gibi ilerlemeye başladık. Bu noktadan sonra 36 dakikamız var. Nedense konuşmak ihtiyacı hissediyorum:
“Geçici görevlisin o zaman. Nedir görevin?”
Yine güleryüzlü yanıt veriyor, alınganlık yok:
“Doktorum, gönüllü oldum.”
Bir an zihnimde iki gün önce hastanede gördüğüm bir resim canlanıyor: Yanyana dizilmiş çocuklar, kollarının ve ayaklarının şekli değişmiş, koltuk değneklerine yaslanmışlar. Yüzümdeki endişeyi okuyor sanki:
“İklimi daha dönüştürülmemiş yeni kolonilerde çocuklarda felçlere raslanıyor. Bazen tedavi edilebiliyor.”
Yanıt veremiyorum. Arkama yaslanıyorum gözlerim kapalı. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar o sakin konuşması duyuluyor:
“O dev platformdan gemiye binerken son kez arkama baktım. Taa dağların eteklerine kadar devam eden ve artık yaklaşan geceyle beraber iyice koyu renklerde yamalı bir yorgan gibi tüm ovayı kaplayan tarlalar, onların arasına serpiştirilmiş yalnız ve ıssız çiftlik evleri, uzaklarda zamanın başından beri orada olduğunu bildiğim ama batan güneşin kızılıyla yıkanmasa bütünleştiği koyu lacivert gökyüzünden ayırt edilemeyen belli belirsiz sıradağlar, bu dünyadaki son günüme yakışır güzelliğiyle aklımın bir köşesine kazındı. Bu anı belki binlerce kere kurgulamıştım, ama şimdi tenime değen soğuk bir bıçak gibi gerçek olduğunu hissetim.”
Muntazam tümcelere şaşırarak ona doğru döndüğümde günlüğünden okuduğunu farkediyorum. “Oyuncu” diye geçiriyorum içimden gülümseyerek.
“Bu dünyadaki son günün değil aslında?”
“Evet değil, senin için değiştirdim orayı okurken.” Göz kırpıyor. “Ben dünyaya aitim, nasıl bırakabilirim ki?”
Hangi parçalarımı orada bıraktım, sayamıyorum.
“Gök kırmızı olacak” diyerek konuyu değiştiriyor.
“Ben pembe biliyordum ama…”
“Başta, değil. Ekmek ağaçları aşılandıktan sonra tohumları farklılaşacak. Bu hem havadaki kırmızı tozu seyreltecek hem de insanlardaki felci engelleyecek.”
İlgiyle dinliyorum.
“Ha, şarapları da unutmamak lâzım, mükemmeldir.”
Bana uzun uzun ekmek ağacının meyvelerinin toplanmasını, bir kısmının kurutulup peksimet yapılmasını, fazlaca olgunlaşmış olanlarının uzun tahta leğenlerde bekletilip mayallanmasını, tortularından arındırılmasını, şarabı bekletmenin inceliklerini, sert tadını yumuşamak için şekerli çiçek özlerinin eklendiğini, bu nedenle renginin maviye çaldığını keyifle anlatmaya koyuluyor. Kendiyle barışıklığı beni de rahatlatıyor, koltuğuma iyice yaslanıyorum.
Aniden şiddetle sarsılıyoruz. Daha demin sağlam ve güçlü görünen metaller eğrilip bükülmeye iç kıyıcı gıcırtılar çıkarmaya başlıyor. Koltuğun koluna sımsıkı yapışıyorum.
“Neredeyse on yıldır bu gemilerden yapmıyorlar artık.”
Yanıt veremiyorum.
“Yolculukların başında yapıldılar ve sonunda da imha edilecekler. Ama dayanacak merak etme” diye teselli ediyor beni.
“Nerden biliyorsun?” diye kuşkuyla soruyorum.
“Bu” diyor “benim üçüncü gelişim ve de son ziyaretim.”
Şaşkınlığımı kendime saklayarak pencereye uzanıyorum. Pembeyle karışık boz bulanık hayaller görüyorum aşağılarda. İniyoruz.

Dünya Solu – Sayı 7 – Kastro Kruşçev Mektuplar

Kübe Krizi sırasındaki Kastro ve Kruşçev arasındaki yazışmaları oluşturan bu mektuplar Türkçe’ye ilk kez Dünya Solu dergisi tarafından 1991 yılındaki yedinci sayısıyla kazandırıldı. Çeviriyi bir arkadaşımla birlikte yapmıştım.

PDF belgesine erişim için aşağıdaki bağlantıyı tıklayabilirsiniz.

dunya-solu-sayi-7-kastro-kruscev-mektuplar